<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İslama Giden Yolda Buluşalım &#124; İslami Site &#124; Dini Site &#124; islam Dini &#124; Müslümanlık &#124; Kuran-ı Kerim &#124; Peygamberler &#124; Sahabeler &#124; www.islamadogru.com</title>
	<atom:link href="http://www.islamadogru.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.islamadogru.com</link>
	<description>www.islamadogru.com</description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Feb 2012 00:04:01 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.8.4</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Her Gidiş Anlamlı Değildir!</title>
		<link>http://www.islamadogru.com/her-gidis-anlamli-degildir.html</link>
		<comments>http://www.islamadogru.com/her-gidis-anlamli-degildir.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2012 00:04:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hanife</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSLAMİ VE DİNİ KONULAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamadogru.com/?p=231</guid>
		<description><![CDATA[Her Gidiş Anlamlı Değildir! 
Ayrılıklara sebep arar gözyaşı, oysa her gidiş anlamlı değildir. Bazen öylesine gider insan, sadece gitmeyi becerebilmek için…
Her Gidiş Anlamlı Değildir!
Asıl konu gitme sebebi değildir bana sorarsanız, önemli olan gitme şeklidir. Kazık çakmıyoruz ya dünyaya, ilişkiler de dünya gibi bazen dönmeye devam etmelidir.
Ben de sadece gidebilmeyi öğrenmek için çıktım bazı yolculuklara, nasıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Her Gidiş Anlamlı Değildir! </p>
<p>Ayrılıklara sebep arar gözyaşı, oysa her gidiş anlamlı değildir. Bazen öylesine gider insan, sadece gitmeyi becerebilmek için…</p>
<p>Her Gidiş Anlamlı Değildir!</p>
<p>Asıl konu gitme sebebi değildir bana sorarsanız, önemli olan gitme şeklidir. Kazık çakmıyoruz ya dünyaya, ilişkiler de dünya gibi bazen dönmeye devam etmelidir.</p>
<p>Ben de sadece gidebilmeyi öğrenmek için çıktım bazı yolculuklara, nasıl gidildiğini öğrenmek de tecrübe gerektirir. Her acemi gibi, ilk başta yakıp yıkıyor insan ama sonra öğreniyor ki, gitmekten daha fazla canını yakar bırakılma şekli, geride kalanın.</p>
<p>Sevmeyi öğrenmek gerekir, aşkı, yalnızlığı, sessizliği öğrenmek gerekir. Okullar, notlar, karneler, tezler, hepsi sonunda para getirir ama hayatı öğretmez. Bir kalbi nasıl incitmeden gideceksin, bunu sadece yaşam okulu gösterir.</p>
<p>Hayat okulunu kimse birincilikle bitiremez çünkü bitmez. Ömür biter, bir ömrün içinde öğrenilmesi gerekenler tükenmez. İnsan olmak, erdem taşımak, gururlu olmak, sadece egoya ait değildir. Bu nitelikleri var saymak için; bitirmenin de, gitmenin de adabı bilinmelidir.</p>
<p>Her gidiş anlamlı değildir ve sadece kalanın acı çektiğini düşünmek yanılgıdır. Giden, ait olduğu yerden kopar. Kalanın kendini sakladığı, sığındığı limanı vardır. Anlatmaya çalıştığım gözyaşı ve acı bırakmakla ilgili değil. Ruhun çok derininde bir yerde, aslında giden daha büyük yara alır.</p>
<p>Hangi ayrılık güzeldir? Gidebilmeyi öğrenin ayrılığı! Her bitiş mutlaka sızlatır ama bazıları anılarda tebessüm bıraktırır. İşte, ancak o zaman gidebilmiş saymalı insan kendini, o zaman kadınlığına, adamlığına, insanlığına güvenip konuşabilmeli…</p>
<p>Nasıl gideceğini bilmiyorsan, nasıl kalman gerektiğini de bilmezsin. Döküp kırarsın etrafını, bulunduğun yeri acemiliğinle yıkarsın. O zaman “keşke gitse” diye düşünür karşındaki….</p>
<p>Her ayrılık, gitmek değildir ve aslında her gidiş de ayrılık sayılamaz. Gitmeyi bilmiyorsan, kalanlardansındır ama kaldığın yerde de barınamazsın çünkü artık o gönülde ancak sığıntısındır. Gün gelir, izin, sesin, nefesin bile fazla gelir. Resimlerini, sözlerini yırtıp atarlar. Gitmeyi öğrenmemişsen, nasıl yavaşça bittiğini görerek öğrenirsin.</p>
<p>Her gidiş anlamlı değildir ama öyle bir gitmelidir ki insan, kaldığı zamanlardan daha değerli anılabilmelidir…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamadogru.com/her-gidis-anlamli-degildir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hazreti Hafsa (r.a)</title>
		<link>http://www.islamadogru.com/hazreti-hafsa-r-a.html</link>
		<comments>http://www.islamadogru.com/hazreti-hafsa-r-a.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Feb 2012 19:15:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>islamadogru</dc:creator>
				<category><![CDATA[SAHABELER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamadogru.com/?p=229</guid>
		<description><![CDATA[Hazret-i Hafsa radiyallahu anhâ Hz. Ömer (r.a)’in kizi&#8230; Bilgili ve kültürlü, irâdesi kuvvetli, sadakat sahibi bir Islâm hanimefendisi&#8230; O devirde okuma-yazma bilen pek ender, kültürlü kadinlardan&#8230; Üçüncü hicri yilda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin aileleri arasina katilarak mü’minlerin annesi olma serefini elde eden bahtiyarlardan&#8230;
 O, Mekke’de Peygamberlik gelmezden (Bi’set’ten) bes sene önce dogdu. Babasi, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hazret-i Hafsa radiyallahu anhâ Hz. Ömer (r.a)’in kizi&#8230; Bilgili ve kültürlü, irâdesi kuvvetli, sadakat sahibi bir Islâm hanimefendisi&#8230; O devirde okuma-yazma bilen pek ender, kültürlü kadinlardan&#8230; Üçüncü hicri yilda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin aileleri arasina katilarak mü’minlerin annesi olma serefini elde eden bahtiyarlardan&#8230;<br />
 O, Mekke’de Peygamberlik gelmezden (Bi’set’ten) bes sene önce dogdu. Babasi, Islâm tarihinde adâletiyle ün salan, ikinci halife Hz. Ömer (r.a)dir. Annesi Zeynep, Osman ibni Maz’ûn (r.a)’in kiz kardesidir. Babasi ile birlikte Mekke’de müslüman oldu. Ashab’tan Huneys ibni Huzâfe (r.a) ile evlendi. ilk müslümanlarin safinda yer alan bu bahtiyar kari-koca birlikte önce Habesistan’a, daha sonra Medine’ye hicret etti.<br />
 Huneys (r.a), Abdullah ibni Huzâfe (r.a)’in kardesidir. Bedir ve Uhud gazvelerine istirak etmistir. Her iki gazvede de kahramanca çarpisti. Uhud savasinda ciddi sekilde yaralandi. Medine’ye dönüldügünde sehadet serbetini içti. Hazreti Hafsa (r.anhâ) genç yasta dul kaldi.Hz. Ömer (r.a) kizinin dul olarak kalmasina gönlü râzi degildi. Biran önce onu evlendirmeliydi. O devirde iddetini tamamlayan kadinlarin fazla beklemeden evlenmesi daha uygun görülüyordu. Bir baba olarak Hz. Ömer (r.a) da kizinin iyi bir kimse ile evlenmesini arzu ediyordu. Bunun için düsündü, tasindi ve onu Hz. Osman (r.a)’a nikâhlamaya karar<br />
verdi. Hz. Osman da o sirada dul kalmisti. Hanimi Peygamberimiz’in kizi Rukiyye (r.anhâ) vefat etmisti. Rahatlikla teklif yapilabilirdi. Vakit kaybetmeden Osman’a gitti. Kizi Hafsa’yi nikâhliyabilecegini söyledi. Bu konudaki görüsmeleri Abdullah ibni Ömer radiyallahu anhümâ bizzat babasindan söyle nakletmektedir:<br />
Osman ibni Affan’a gittim. Onu hüzünlü gördüm. Üzüntüsünü gidermek ve teselli etmek için ona Hafsa’dan bahsettim. istersen Hafsa’yi sana nikâhliyayim dedim. Osman birden cevap veremedi. Hemen evet diyemedi. Biraz düsünmek için zaman istedi ve Hele bir düsüneyim dedi. Aradan bir kaç gün geçtikten sonra karsilastigimizda, simdilik evlenemiyecegim diye özür diledi.<br />
 Hz. Ömer ayni teklifi Hz. Ebûbekir (r.a)’a yapmayi düsündü. Onunla karsilastiginda:<br />
istersen sana kizim Hafsa’yi nikahliyayim dedi. Hz. Ebûbekir de sustu. Agzini açip da bir söz söylemedi. Hiçbir cevap vermedi. Bu sebeple ona, Osman’a gücendiginden daha fazla kizdi.<br />
 Hz. Ömer (r.a) iki samimi arkadasindan müsbet bir cevap alamayinca cani sikildi. içerledi. Üzüntülü bir sekilde Rasûlullah (s.a)’in huzuruna girdi ve söyle dedi: Yâ Rasûlallah! Ben Osman’a sasiyorum. Hafsa’yi ona nikâhlamak istedim de yanasmadi.<br />
Ebûbekir de öyle&#8230;<br />
 iki Cihan Günesi Efendimiz Ömer’e tebessüm ederek: Yâ Ömer! Hafsa, Osman’dan, Osman da Hafsa’dan daha hayirli birisiyle evlenecektir. buyurdu.<br />
 Hz. Ömer büsbütün merak içerisinde kalmisti. Osman’dan daha hayirli damât kim olabilirdi? Merak içerisinde aradan yine birkaç gün geçti. Nebiyy-i Ekrem (s.a) Efendimiz Hafsa’ya tâlib oldu. Hz. Ömer (r.a)’a: Sen kizin Hafsa’yi bana nikâhlarsin. Ben de kizim Ümmü Gülsüm’ü Osman’a nikâhlarim. buyurdu.<br />
 Hz. Ömer bu müjdeye çok sevindi. iki Cihan Günesi Efendimiz bu haberle Hafsa’yi kendisine Allah’in nikâhladigini anlatmak istiyordu. Bunun üzerine kisa zamanda dügün hazirliklari tamamlandi. Hicretin üçüncü yilinda saban ayi içerisinde Hz. Hafsa, Resûl-i Ekrem (s.a) Efendimizle nikâhlanarak mü’minlerin annesi olma serefine erdi. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamadogru.com/hazreti-hafsa-r-a.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sen Namaz Kılmış Olmadın..</title>
		<link>http://www.islamadogru.com/sen-namaz-kilmis-olmadin.html</link>
		<comments>http://www.islamadogru.com/sen-namaz-kilmis-olmadin.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 18 Feb 2012 19:10:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>islamadogru</dc:creator>
				<category><![CDATA[NAMAZ]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamadogru.com/?p=226</guid>
		<description><![CDATA[Sen Namaz Kılmış Olmadın
Resûlüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) Efendimiz, bir gün mescitte ashâbıyla birlikte otururken, ismi Hallad olan, dîni yeni öğrenmiş bir bedevî zât girdi. Rükû ve secdesini tam yapmadığı bir namaz kıldı.
Sonra huzura gelerek selâm verdi. Resûlüllah Efendimiz SallAllahu Aleyhi Vesellem selâmını aldı ve “Dön namazını tekrar kıl” buyurdu. O zât dönerek, önceki kıldığı gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sen Namaz Kılmış Olmadın</p>
<p>Resûlüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem) Efendimiz, bir gün mescitte ashâbıyla birlikte otururken, ismi Hallad olan, dîni yeni öğrenmiş bir bedevî zât girdi. Rükû ve secdesini tam yapmadığı bir namaz kıldı.</p>
<p>Sonra huzura gelerek selâm verdi. Resûlüllah Efendimiz SallAllahu Aleyhi Vesellem selâmını aldı ve “Dön namazını tekrar kıl” buyurdu. O zât dönerek, önceki kıldığı gibi namazını tekrar kıldı. Resûl-i Zîşân (SallAllahu Aleyhi Vesellem), “Dön tekrar kıl; çünkü sen, namaz kılmış olmadın!” buyurdu.</p>
<p>Bu hâl üç defa tekerrür edince Hallad (r.a.), ‘Yâ Resûllüllah (SallAllahu Aleyhi Vesellem)! Seni hak ile gönderen Allâh’a yemin olsun ki, ancak bu kadar biliyorum, doğrusunu bana öğretir misin?’ dedi. Bunun üzerine Efendimiz (SallAllahu Aleyhi Vesellem),</p>
<p>“Namaz kılmak isteyince güzelce abdest al, kıbleye dön, iftitah tekbirini al, kolayına geldiği kadar Kur’an oku, sonra rükûa varıp (â’zâların ve mafsalların) sükûnet buluncaya kadar dur. Sonra başın büsbütün doğruluncaya kadar ayakta kal, sonra secdeye varıp mutmain oluncaya kadar dur, başını kaldırıp hareketsiz kalıncaya kadar otur. Bunları bütün namazlarda böylece yaparsan namazın tam olur, bundan neyi eksiltirsen namazı eksiltmiş olursun” buyurdu.</p>
<p>(Buhârî, Ezan 122) </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamadogru.com/sen-namaz-kilmis-olmadin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hayırlı Cumalar</title>
		<link>http://www.islamadogru.com/hayirli-cumalar.html</link>
		<comments>http://www.islamadogru.com/hayirli-cumalar.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Feb 2012 22:41:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hanife</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSLAMİ VE DİNİ KONULAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamadogru.com/?p=224</guid>
		<description><![CDATA[Cuma günü kim cemaatin omuzlarını yararak ilerlerse cehenneme bir köprü ittihaz olunur.
Selatü selaya yolladim Mevlaya, sen cümlemizin muradini ver gelecek Cuma’ya.
Ya Celil, etme zelil, gönder delil. Ilahi Yarabbi hacetimi rahmet deryasini ulastir, duaya açilan elleri icabete eristir.
Ilahi Yarabbi son nefesimde kendime malik olmadigim zaman bu duami sana emanet ederim. 
Bugün bayram olsun
 Hüzünler dönüşsün sevince.
 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cuma günü kim cemaatin omuzlarını yararak ilerlerse cehenneme bir köprü ittihaz olunur.</p>
<p>Selatü selaya yolladim Mevlaya, sen cümlemizin muradini ver gelecek Cuma’ya.</p>
<p>Ya Celil, etme zelil, gönder delil. Ilahi Yarabbi hacetimi rahmet deryasini ulastir, duaya açilan elleri icabete eristir.</p>
<p>Ilahi Yarabbi son nefesimde kendime malik olmadigim zaman bu duami sana emanet ederim. </p>
<p>Bugün bayram olsun<br />
 Hüzünler dönüşsün sevince.<br />
 Rabbim yaralarımızı sarsın Rauf adıyla<br />
 Kalbimizdeki marazları gidersin Şafi namıyla<br />
 Cumanız mübarek olsun!</p>
<p>lsun ki, yürekler atsın Allah Allah diye.<br />
 Olsun ki, aşk-ı Muhammed gönüllere azık olsun.<br />
 Olsun ki, paramparça bu ümmet;<br />
 kardeşlik bilinciyle kaynatılmış, tevhid temeli üzerine kurulmuş,<br />
 çatısı Kuran, ziyneti sünnet olan bir kaleye dönüşsün!<br />
 Cumanız Mübarek Olsun.</p>
<p>Allah aşkı neler yaptırmaz ki insana?<br />
 Bir can değil, binlercesi feda olsun yoluna.<br />
 Cumanız Mübarek Olsun</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamadogru.com/hayirli-cumalar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siz Hiç Ezanı Duydunuzmu</title>
		<link>http://www.islamadogru.com/siz-hic-ezani-duydunuzmu.html</link>
		<comments>http://www.islamadogru.com/siz-hic-ezani-duydunuzmu.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Feb 2012 22:38:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hanife</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSLAMİ VE DİNİ KONULAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamadogru.com/?p=222</guid>
		<description><![CDATA[Bu soru elbette ilk başta birçoğumuza biraz garip gelecektir Evet, günde beş defa bu kutlu çağrı kulaklarımızda yankılanıyor Gündelik hayatımızda sık sık ezanı işitiyoruz Ama burada biraz durup duymak fiilinin anlamı üzerinde düşünmemiz gerekiyor
Türkçe&#8217;nin ilk zamanlarında ve sonraki uzun dönemlerinde duymak fiili (bugün her ne kadar asıl anlamından uzaklaşmış olsa da) hissetmek anlamında kullanılmıştır Kulağa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu soru elbette ilk başta birçoğumuza biraz garip gelecektir Evet, günde beş defa bu kutlu çağrı kulaklarımızda yankılanıyor Gündelik hayatımızda sık sık ezanı işitiyoruz Ama burada biraz durup duymak fiilinin anlamı üzerinde düşünmemiz gerekiyor</p>
<p>Türkçe&#8217;nin ilk zamanlarında ve sonraki uzun dönemlerinde duymak fiili (bugün her ne kadar asıl anlamından uzaklaşmış olsa da) hissetmek anlamında kullanılmıştır Kulağa çalınan ses her neye dair olursa olsun sadece işitilmekle kalınmaz, aynı zamanda hissedilir ve bu mürekkep eylem duymak fiiliyle ifade edilirdi Zaman içerisinde kelimenin kullanımı sıradanlaştıkça anlam çağrışımları da sönmeye başladı ne yazık ki</p>
<p>Şimdi bu can alıcı soruyu tekrar dile getirelim: Günde beş defa ezanı işitiyoruz ama onu duyabiliyor muyuz acaba?</p>
<p>Bizim için artık sıradanlaşmaya başladı belki de bu çağrıyı işitmek Bu yüzden asıl anlamına vakıf olamayabiliyoruz Konuyu biraz olsun açıklığa kavuşturması ümidiyle ezansız beldelerde yaşayıp kimi zaman ezana tesadüf etmiş Müslüman ve gayr-ı müslimlerin görüşlerine başvurduk; bize ezanı duyduklarında neler hissettiklerini anlattılar</p>
<p>Ve bir de ezan sesleriyle büyüyüp sonraları ezansız beldelerde kalanlar İşleri en zor olanlar onlar olsa gerek</p>
<p>- Michiko Kayanoki, Japonya, Emekli Öğretmen</p>
<p>İstanbul&#8217;a ilk gelişimde Sultanahmet Camii&#8217;nin yakınında bir otelde kalmıştım Sabah bir sesle uyandım ve önce ne olduğuna anlam veremedim Günün değişik saatlerinde benzer çağrıyı yine duydum Her birinden çok etkilendim, ama özellikle insanı derin uykusundan kaldıran sabah çağrısı beni daha çok etkiledi Ve o gün Japonya&#8217;daki 84 yaşındaki annemi aradım &#8220;Deniz kokusunu ve ezanı duymak için mutlaka İstanbul&#8217;a gelmelisin&#8221; dedim Hayatının son yıllarını yaşıyordu, bu duyguyu tatmalıydı Annemin gözleri görmüyordu ama deniz kokusunun ve ezanın kuşattığı İstanbul&#8217;u hissetmek için görmeye ihtiyacı yoktu</p>
<p>- Zhang Chou, Kore, Grafiker</p>
<p>İstanbul&#8217;da bir arkadaşım boğazda beni akşam yemeğine davet etti Ortaköy Camii&#8217;ne yakın bir restoranda oturuyorduk Yemeğin sonuna doğru daha önce birkaç defa duyduğum o çağrı okunmaya başladı Okunan çağrının ne anlama geldiğini sordum Arkadaşım detaylıca anlattı; namazın anlamını söyledi Yemekten kalkınca camiye doğru yürüdük Birçok insan camiden çıkıyordu Arkadaşım, &#8220;Bak işte bunlar çağrıya anında kulak verenlerdir&#8221; dedi O an düşündüm, Tanrı bir çağrıda bulunuyor ve O&#8217;na inananlar hemen bu çağrıya kulak veriyorlar; günlük hayatın içinde Tanrı ile ne kadar dinamik bir ilişki var</p>
<p>- Necla T İlhan, ABD, İşletmeci</p>
<p>Müslüman olmadan önce duyduysam da bu sözcüklerin ne anlama geldikleri hakkında hiçbir fikrim yoktu Geçenlerde gayr-i müslim birinin bana dediği gibi, &#8220;Her duyduğumda bu sözlerin farklı olduğunu sanırdım&#8221; Bu kelimeler şuursuzca kullanılmıyordu Bunlar namaza çağrıydı, harekete geçmeye ve derin düşünmeye bir davetti</p>
<p>Bu davete yürekten icabet etmek, inanan diğer kardeşlerimle birlikte Yaradan&#8217;a ibadet etmek için saf tutmak benim için cesaret verici ve keyifli bir deneyimdi Fakat yine de binlerce yıldır müminleri harekete geçmeye çağıran bu sözlerin derinliğini ancak uzun yıllar sonra kavramaya başlayabildim Bunu başarmamı sağlayan önemli bir ipucuyla Müslüman bir ülkeye yaptığım ilk seyahatte karşılaştım Namaza kalkmak için saatimin alarmını kurduğum ABD&#8217;dekinden farklı olarak şafak vaktinde kalkıp yakındaki minarenin tepesinden yankılanan ezanı duymaya can atıyordum Gün ağarmadan uyandım Biraz sonra &#8220;Allahü Ekber (Allah Uludur)&#8221; sözleri civarda yankılandı ve beni müthiş ve beklenmedik bir heyecana itecek şekilde bir başkası daha başladı, sonra bir başkası ve bir başkası daha Sanki bütün dünya insanlığa Yaratıcı&#8217;larını, inançlarını, görevlerini, ödüllerini ve nihai varacakları yeri hatırlatan bu çağrıyla dolmuştu Bu sözcükler üzerimde tekrar tekrar yankılanırken orada öylece durdum, ruhum mutluluk ve huzurla doldu ve ağlamaya başladım</p>
<p>- Dr Muhammed Esed (Michael Bedrine), ABD</p>
<p>Üç yaşından on sekiz yaşına kadar California-Texas Petrol Şirketi&#8217;nde (Caltex) yönetici olan babamın işinden dolayı ailemle dünyanın birçok yerinde yaşadık ve seyahat ettik</p>
<p>Geriye dönüp baktığımda, yurtdışı deneyimlerimden üzerimde en kalıcı etkiyi bırakanların beş yaşında Bahreyn&#8217;deyken ve daha sonra Hindistan&#8217;daki gençlik yıllarımda gözlemlediğim Müslümanların namaz kılışları ve müezzinin ezan okuyuşu olduğunu görüyorum Ezanı duymam bile beni heyecanlandırıyordu Beni mutlu ediyordu (hâlâ da ettiği gibi) ve ne yapıyor olursam olayım her duyduğumda dinlemek için yaptığım işi bırakıyordum O zamanlar ezanın hayatımın bu kadar önemli bir parçası olacağını tahmin bile edemezdim</p>
<p>Benim için her şey, o beş yaşındaki çocuğu her zaman cezbetmiş olan ve zaman ve mekan boyunca yapmış olduğu uzun bir yolculuk sonunda İslam&#8217;ı kabul etmesine yol açan ezanla, yani namaz çağrısıyla, başlamış olabilir</p>
<p>- Ataullah Boğdan Kopanski, Polonyalı, Tarih ve Siyaset Bilimi Profesörü</p>
<p>On iki yaşındayken, kilisenin mantığa uymayan çelişkiler yüklü akidesini reddettim İki yıl sonra 1962&#8242;de Cezayirli Müslüman mücahitlerin Fransız sömürgeciliğine karşı yürüttükleri</p>
<p>mücadelenin zaferle sonuçlanması bende hayranlık uyandırdı İslam&#8217;ın kalbime girmesine yol açan ilk &#8216;ok&#8217; buydu Lisede ve de üniversite eğitimimin ilk yıllarında, tipik &#8216;başkaldırı</p>
<p>kuşağı&#8217; mensubu Kızıllardan biriydim Kur&#8217;ân&#8217;ın hakikatine uzanan yolum engebeler doluydu; yavaş ilerliyordum</p>
<p>1974&#8242;te Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın Leh krallığına yönelik politikası hakkındaki master tezimi çalışmak üzere Türkiye&#8217;ye gittim Orada duyduğum, insanlığın en güzel sesi, sarstı beni:</p>
<p>Ezandı bu!</p>
<p>Ezan karşısında içim ürperdi, tüylerim diken diken oldu Bilinmedik büyük bir güç beni İstanbul&#8217;un eski camilerinden birine sürükledi Caminin avlusunda yaşlı, mütebessim bir Türk</p>
<p>abdest alıyordu; bana da abdest almayı öğretti Gözyaşları içinde &#8220;Allah&#8217;ın birliğine ve Muhammed (sav)&#8217;in peygamberliğine&#8221; şehadetimi ikrar ettim ve ilk namazımı -ki akşam namazıydı- orada kıldım Kof ideolojileri silip attım dünyamdan</p>
<p>Hayatımda ilk defa, zihnim huzura kavuşmuş, rahatlamıştı</p>
<p>Kalbimde muhabbetullahın hazzını hissettim</p>
<p>Artık bir Müslümandım1</p>
<p>- Reyyan Kılıç, Filipinler, Eczacı</p>
<p>Müslüman oluşumun ilk üç senesinde ezana pek dikkat etmedim Ne anlattığını ve taşıdığı önemi biliyordum Fakat o yıllar boyunca ezanı duyup da sıra dışı bir şeyler hissettiğim bir an olduğunu hatırlamıyorum O dönemler için yeni bir Müslüman olarak İslam&#8217;ı yaşayışımda ezanın özel bir yeri olmadığını üzülerek söylemeliyim Benim için ezan Türk namaz takvimine ayarlı, ufacık bir alarmlı saatten okunandan ibaretti Bana en yakın cami bir mahalle ötedeydi Her halükarda ezan sadece içeride okunabiliyordu, dışarıya yayını yasaktı Yeni bir Müslüman olarak o yıllarda kendimi neyden mahrum bıraktığımın farkında değildim</p>
<p>Dört yıl önce, Türkiye&#8217;ye gelişimin ikinci ayında, her şeyin apaçık belirginleştiği o anı nihayet yaşadım Ezanı sanki ilk defa duyuyordum Öğle namazına çağrı o kadar güzel ve belirgin bir şekilde okunmuştu ki inanılmaz duygularla dolmuştum Gözümdeki yaşları ve içimde hissettiğim sıcak duyguyu hâlâ hatırlıyorum Bu basit çağrının taşıdığı merhameti eskiden yaşadığım yerde değil de Türkiye&#8217;de fark ettiğime memnunum Türkiye&#8217;de ezanı günde beş kere duyacağımı ve Müslüman cemaatiyle bir olduğumu biliyorum</p>
<p>- Mehtap Bekhan, İngiltere, Öğrenci,</p>
<p>Kimsesiz kalmış bir çocuk annesinin ona seslenişini bekler ya hesapsızca Hep onu bekler, onu arar, her duyduğu sesi annesininki zanneder Fakat daha sonra fark eder ki, aslında bunların hepsi uzaktadır ve boşluk duygusunun ona yaşattığı hislerdir</p>
<p>İşte insan yurtdışında, ezandan mahrum ülkelerde yaşarken de, çocuğun annesinin çağırışını beklediği gibi bekler ezan sesini Davet edilmeyi, ‘bana gel&#8217; denilmeyi bekler Sanki her an onu duyacak gibi etrafına bakınır, benzer sesleri o zanneder Kulakları bazen kısa süreli yanıltsa da onu, gözleri yanıltmaz; zira müezzinlerin çıkacağı minareler de yoktur şehirde Pes eder</p>
<p>Fakat bir tesellisi vardır, birilerinin onu hâlâ dinleyebildiği yerler vardır; teselli olur İnsanın içinde mayalanan ve asla bitmeyecek bir özlemdir yurtdışında ezan</p>
<p>- Ahmed Khalid, Canada, Mühendis</p>
<p>Herşey kendi tabi ortamında yaşanmalıdır Tıpkı İslam şehirlerinde ezanlar duyarak, camilere koşarak Müslümanca yaşamak gibi İnsan içinde yaşarken fark etmez, kıymetini bilmez bunların Namaz vakitlerini bir müezzinden duymanın, ihtiyaç hissettiğinde bir minarenin izini sürüp camiye koşmanın, bir şadırvanda abdest alabilmenin güzelliğini ancak onları yitirdiğin zaman anlarsın Bir cami avlusunda 7’den 70’e müminlerle birlikte ezanı beklemenin, Allah’la secdede buluşmaya dakikalar saymanın hazzını özlersin </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamadogru.com/siz-hic-ezani-duydunuzmu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hz. Ebu Bekir olabilmek</title>
		<link>http://www.islamadogru.com/hz-ebu-bekir-olabilmek.html</link>
		<comments>http://www.islamadogru.com/hz-ebu-bekir-olabilmek.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2012 00:08:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hanife</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSLAMİ VE DİNİ KONULAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamadogru.com/?p=220</guid>
		<description><![CDATA[Hz. Ebu Bekir olabilmek 
Yazan  Zeynep Yeter Arslan
Kimi gençler vardır, büyük izler bırakmışlardır ardından. Kendileri göçüp gitse de, gitmeye mahkûm olduğumuz dünyadan, adları ve sanları bir mıh gibi çakılmıştır yüreklerimize ve beyinlerimize. Kimi gençler vardır hep hayra davet eden ve her hayrın başını çeken. Hal böyle olunca isimleri hep hayırlarla yâd edilen…
İşte bu gençlerden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hz. Ebu Bekir olabilmek </p>
<p>Yazan  Zeynep Yeter Arslan</p>
<p>Kimi gençler vardır, büyük izler bırakmışlardır ardından. Kendileri göçüp gitse de, gitmeye mahkûm olduğumuz dünyadan, adları ve sanları bir mıh gibi çakılmıştır yüreklerimize ve beyinlerimize. Kimi gençler vardır hep hayra davet eden ve her hayrın başını çeken. Hal böyle olunca isimleri hep hayırlarla yâd edilen…</p>
<p>İşte bu gençlerden bir tanesi, Hz. Ebu Bekir. Soylu, asil, zeki ve cömert delikanlı. Ne çok tanımak isterdik kendisini. Zira O aklın ve yüreğin hakkını vererek yaşayan hayâ insanıydı.</p>
<p>Yeryüzünün İslamiyet’e gebe olduğu dönemlerde, bataklığın hüküm sürdüğü belde olan Mekke’de bataklığın yanından bile geçmeyen büyük sahabe. </p>
<p>İnsanlar o dönemde yaptığı putlara taparken ve daha sonra yaptıkları putları yeme garipliğinde bulunurken, O güldü geçti bunlara sadece. Meşru görülen kumara, içkiye elini bile sürmeyen bir gençti O. Daha İslamiyet gelmeden kapatmıştı kapılarını küçük, büyük her günaha. </p>
<p>Dünya hasret şimdi böyle gençlere. Kendinden emin, aklının ve mantığının kabul etmediği çirkinlikleri elinin tersiyle iten gençlere öylesine muhtacız ki. O’nu örnek almaya ve O’na benzemeye ne çok ihtiyacımız var. </p>
<p>Hz. Ebu Bekir cömertliğiyle nam salmıştı Mekke beldensin de. Varını yoğunu hiç düşünmeden Allah yolunda harcamış, düşkünlere, ihtiyaç sahiplerine her zaman el uzatmıştır. Peki ya bizler, bizler de Hz. Ebu Bekir’ce yaşamaya gayret gösterebiliyor muyuz? Yoksa bizler sadece kendi ihtiyaçlarımızı giderme telaşına mı kapıldık. “hep bana” diye düşünenlerden mi olduk acaba? </p>
<p>Kapımıza gelen ihtiyaç sahibine, gönülden vermemiz gerekmez mi bizden olan bir şeyi. Bölmemiz gerekmez mi ekmeğimizi? Tıpkı Hz. Ebu Bekir gibi ki O ekmeğini bölmemiş, zaman zaman tüm ekmeğini uzatmıştır karşısındakine. Şimdi biz böyle yapsak kınanırız, garip gözlerle karşı karşıya kalırız. Şimdinin sözüm ona çağdaş dünyasında vermenin adı “saflık/delilik” olmuş çünkü. </p>
<p>Biriktirmek, daha çok biriktirmek ve yalnız başına yemekse “uyanıklık” olmuş. Rabbin hoşuna gitmeyen tavrın adı “uyanıklık” olsa ne yazar. Önemli olan Allah’ın rızasını kazanabilmek değil midir? Yarın bize fayda verecek olan paylaştıklarımızdır, biriktirip öte tarafa götüremediklerimiz değil! </p>
<p>Evet, masum gençlik böyle uyutuluyor işte. Paylaşma duygusundan uzaklaştırılmaya, merhametsizliğe yöneltiliyoruz. Paylaşma duygusu körelmiş durumda, bencillik hat safhada. Kendi öz kardeşimize bile elimizi uzatmayacak durumlara geldik.</p>
<p>Açlıkla cebelleşen komşumuzdan ya da uzak diyarda ki Müslüman kardeşlerimizden bihaberiz. Mü’min olmak böylemiydi? Hz. Ebu Bekir böylemiydi? Yarın onun arkasında yer almak istemezmiyiz cömertliğimizle. O zaman gelin bir adım atalım cömert olabilmek için. Hz. Ebu Bekir’ce yaşayabilmek için. </p>
<p>Paylaşmak, Allah için infakta bulunmak insan ruhunu olgunlaştırır ve mutlu eder.  Gelin deneyelim bunu, bir gün kimseler bilmeden, görmeden sadece Allah rızası için bir ihtiyaç<br />
sahibinin ihtiyacını giderelim. Ruhumuzun kanatlandığını hissetmek çok uzun sürmeyecektir eminim. Hem Allah’ı sevindirecek hemde karşımızdaki insanın ebediyete uzanan dualarına gark olacağız. Hangi şey böylesi bir mutluluğun yerini alabilir ki. Deneyelim görelim</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamadogru.com/hz-ebu-bekir-olabilmek.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur’an Tilavetinde Mısır ve Mısırlı Hafızlar</title>
		<link>http://www.islamadogru.com/kur%e2%80%99an-tilavetinde-misir-ve-misirli-hafizlar.html</link>
		<comments>http://www.islamadogru.com/kur%e2%80%99an-tilavetinde-misir-ve-misirli-hafizlar.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2012 17:18:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hanife</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSLAMİ VE DİNİ KONULAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamadogru.com/?p=218</guid>
		<description><![CDATA[Afrika, sıcak bir ülke olmasının yanında aylarca yağmur almaz. Bundan dolayı, bu büyük kıtanın pek çok yeri kuraktır. Ülkenin o bölümleri çöllerle kaplıdır. İşte, Mısır’ın sağı ve solu da bu durumdadır. Mısır’da da aslında çok az yağmur yağar. Ama orada yağmura pek ihtiyaç yoktur, çünkü Nil ırmağı boydan boya ülkenin ortasından akar gider.
Nil nehri Mısır [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Afrika, sıcak bir ülke olmasının yanında aylarca yağmur almaz. Bundan dolayı, bu büyük kıtanın pek çok yeri kuraktır. Ülkenin o bölümleri çöllerle kaplıdır. İşte, Mısır’ın sağı ve solu da bu durumdadır. Mısır’da da aslında çok az yağmur yağar. Ama orada yağmura pek ihtiyaç yoktur, çünkü Nil ırmağı boydan boya ülkenin ortasından akar gider.</p>
<p>Nil nehri Mısır için hayat demektir. Nil sayesinde insanlar tarım yapabilmekte, ekinlerini sulayabilmektedirler. Ayrıca, bütün canlılar gibi insanlarda bu muhteşem nehirden ihtiyaçlarını giderebilmektedirler.</p>
<p>Fakat, bunun haricinde Mısır ve Mısırlı için çok daha farklı bir öneme haiz olan bir başka hadise yine vardır ki, işte, onu anlayabilmek öyle sanıyorum ki, en az onlar kadar Mısırlı olmayı gerektiriyor. Söz konusu mesele: Kur’an Tilaveti!<br />
Yukarıda ifade edilen, hayat kaynağı olan su, maddi anlamda nasıl güncel bir ihtiyaç ise, işte, Mısır için “Kur’an ve Kur’an Tilaveti”de manevi anlamda o kadar büyük bir ihtiyaçtır. Orada insanlar Kur’an sesleriyle uyumakta ve aynı sesle uyanmaktadırlar. Çünkü, orada bu muhteşem nağme asla sukuti makamına geçmemektedir.</p>
<p>Bu, öyle bir nağmedir ki, Müslüman aleminin en fazla değer verdiği ve yine bıkmadan, usanmadan okuduğu İlahi kitap olan Kur’an’ın nağmesidir. O’nu okuyan her mü’min, manevi olarak O’ndan büyük bir feyz alır ve iç dünyasında ruhen bir rahatlık hisseder.</p>
<p>İnanan her insan, Kur’an-ı Kerimi bizzat kendisi okuduğu gibi güzel okuyan bir takım Hafız efendilerden de dinlemeyi asla ihmal etmez. Hele bu kişi, ismini meşhur hafızlar arasına yazdırmış bir Kur’an okuyucusu ise o zaman dinlenilen o tilavet apayrı bir mahiyet kazanır. Çünkü o okuyucu, Kur’an’ı manasına göre okumakta ve okuduğunu yaşayabilmektedir. İşte, bu yönüyle, böylesine derin bir tilavet elbette ayrı bir enginlik kazanacaktır.</p>
<p>Kur’an tilaveti deyince akla ilk gelen Mısır coğrafyası ve o coğrafyanın yetiştirdiği ender hafızlardır. Öncelikle belirtmek gerekir ki, bu coğrafyanın sinelerde derin bir iz bırakmış hafızı, merhum Abdulbasit Abdussamed’tir. Kendine has üslubuyla tilavet dünyasına altın harflerle ismini yazdırmıştır. Öte yandan, Mustafa İsmail, Sıddık el-Minşevi ve bugün yaşayan efsane olarak kabul edilen Dr. Ahmed Na’ina gibi okuyucular Kur’an Tilavetinin Mısırlı muhteşem temsilcileridir. Başlı başına ekol sahibi olmuş bu şahsiyetler son asra büyük damga vurmuş ve Kur’an-ı Kerimi güzel okumaya istekli yerli ve yabancı milyonlarca hafızı etkisi altına almışlardır. Onların okuyuşlarında derin bir hava bulunmaktadır. Onları dinleyince insan, sanki Kur’an yeniden nazil oluyormuş gibi hissetmekte ve adeta kendinden geçmektedir.</p>
<p>Hocaefendinin ifadesiyle, mesela Mustafa İsmail, öylesine enfes okuyuşlar sergilemiş ki, falsosuz fiyaskosuz, adeta Kur’an’ı ilmik ilmik dokumuştur. O, ne makamdan ne de tecvid kaidelerinden ödün vermeden Kur’an’ı fıtratına göre okumuştur. Öte yandan, Mustafa İsmail Kur’an okurken, insanlar, sanki Kur’an yeniden nazil oluyormuş gibi düşünerek kendilerinden geçerlermiş. Saatlerce okunan Kur’an tilaveti yanında cemaatten tek bir fire verilmemesi bile bunun en açık kanıtıdır.</p>
<p>Mustafa İsmail, Kur’an tilavetinde adeta bir doruk noktasıdır. Fakat, bu bağlamda tek okuyucu değildir. Yukarıda isimlerini zikretmiş olduğumuz Abdussamed, Minşavi, Na’ina ve yine devrin önemli okuyucularından Muhammed Rıfat, Kamil Yusuf Behtimi gibi okuyuşları kendine has, başlı başına ekol sahibi olmuş bu okuyucularda, Mısırın asrı titreten Karileridirler. Ahmed Na’ina üstadımız hariç, bizzat kendilerini dinleme şerefine eremediğimiz diğer kutupları ümit ediyoruz ki, ahret aleminde, Rabbimizin katında daha orijinal bir şekilde dinleriz. Allah onlardan ebediyen razı olsun.</p>
<p>İstanbul tavrı Tilavet üzerine küçük bir analiz: </p>
<p>Öte yandan, Türk okuyucularda kendine has, adına İstanbul tavrı dedikleri bir üslupla Kur’an-ı okumaktadırlar. Ancak, hemen belirtelim ki bu üslup, İlahi kelamı kendine yakışır bir şekilde icra etme noktasında çok vasat kalmaktadır. Kur’an harflerini aşırı bir şekilde çıkarmış olmanın ötesine geçememektedir. Bu üslubun takipçisi bir okuyucuyu dinlediğinizde kendinizi sanki saygı duruşunun yapıldığı bir ortamda hissedersiniz. Bu coğrafyada böylesine ilginç bir okuyuşun gelişmesinde birçok sebep vardır, biz burada onlara girmeyeceğiz. Dediğimiz gibi, Kur’an-ı anlamı itibariyle pek fazla sunamadığı içindir ki, bu tilavet tavrı insanlar tarafından rağbet görmemekte ve yer yer eleştirilere maruz kalmaktadır. Ancak, ülkemizin çok zor şartlar altında kaldığını ve Kur’an okuma bakımından nice yasaklı seneler geçirdiğini düşününce bu bağlamda çalışmış ve çalışmakta olan okuyucularımıza başarılar diliyoruz. Allah, onlardan da razı olsun.</p>
<p>Son olarak şunları ifade etmek gerekmektedir: Kur’an-ı Kerimi sadece lafzıyla okumak yeterli olmamaktadır. O’nun musikisinin vereceği hava, mutlaka anlamının havası olmalıdır. Anlamını bir noktada hissedebilmek, O&#8217;nun kendine özgü bir tarzda okunmasına bağlıdır. İşte, söz konusu bu tarzında, yukarıda isimlerini zikretmiş olduğumuz okuyucularda bulunduğunu ifade ederek, sizleri o değerli okuyuşları dinlemeye ve İlahi Kelamın havasını derinden teneffüs etmeye davet ediyoruz.</p>
<p>Merhum Akif’imizin şu sözleri bu bağlamda hitamuh-u misk olsun:</p>
<p>Lafzı muhkem yalınız, anlaşılan Kur’an’ın:<br />
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz ma’nanın:<br />
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına;<br />
Yahud üfler geçeriz bir ölünün toprağına.<br />
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin,<br />
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!</p>
<p>(Süleymaniye Kürsüsünden)</p>
<p>Yazan  Nurullah Dağ</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamadogru.com/kur%e2%80%99an-tilavetinde-misir-ve-misirli-hafizlar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tasavvuftaki Peygamber Hasletleri</title>
		<link>http://www.islamadogru.com/tasavvuftaki-peygamber-hasletleri.html</link>
		<comments>http://www.islamadogru.com/tasavvuftaki-peygamber-hasletleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 06 Feb 2012 03:55:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hanife</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSLAMİ VE DİNİ KONULAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamadogru.com/?p=212</guid>
		<description><![CDATA[Tasavvuftaki Peygamber Hasletleri 
Tasavvuftaki Peygamber Hasletleri
yolculuk nereye 
Kur&#8217;an, kendisinden önceki peygamberleri tasdik eden bir kitap, İslam, kendinden önceki ilahi dinleri kabul ve ikmal eden bir dindir. Bu yüzden &#8220;İslam ruh hayatı&#8221; demek olan tasavvuf da Kur&#8217;an&#8217;da adları ve özellikleri anlatılan bazı peygamberlerin belli özelliklerini cem etmek şeklinde yorumlanmıştır. Tasavvuf klasikleri arasında önemli bir yeri olan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tasavvuftaki Peygamber Hasletleri </p>
<p>Tasavvuftaki Peygamber Hasletleri<br />
yolculuk nereye </p>
<p>Kur&#8217;an, kendisinden önceki peygamberleri tasdik eden bir kitap, İslam, kendinden önceki ilahi dinleri kabul ve ikmal eden bir dindir. Bu yüzden &#8220;İslam ruh hayatı&#8221; demek olan tasavvuf da Kur&#8217;an&#8217;da adları ve özellikleri anlatılan bazı peygamberlerin belli özelliklerini cem etmek şeklinde yorumlanmıştır. Tasavvuf klasikleri arasında önemli bir yeri olan Keşfu&#8217;l-Mahcûb müellifi Hücviri, Cüneyd&#8217;in şöyle bir yorumunu nakletmektedir: &#8220;Tasavvuf sekiz peygambere aid şu sekiz haslet üzerine kurulmuştur; İbrahim (Aleyhisselam .)&#8217;ın cömertliği, İsmail (Aleyhisselam .)&#8217;ın rıza ve teslimiyeti, Eyyüb (Aleyhisselam .)&#8217;ın sabrı, Zekeriya (Aleyhisselam .)&#8217;ın işaretle konuşması, Yahya (Aleyhisselam .)&#8217;ın garipliği, Musa (Aleyhisselam .)&#8217;ın sûf (yün) giymesi, İsa (Aleyhisselam .)&#8217;ın seyahati ve nihayet Hz. Muhammed (Aleyhisselam .)&#8217;ın fakrı, (bk. S. Uludağ, Keşfü&#8217;l-Mahcûb Tercemesi s. 120) Şimdi peygamberlerin bu özelliklerini tek tek inceleyelim.<br />
l. Hz. İbrahim&#8217;in Sehavet ve Cömertliği<br />
Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;de İbrahim (Aleyhisselam .)&#8217;in Cenab-ı Hak tarafından &#8220;Halil&#8221; ittihaz edinildiği bildirilmektedir, (bk. en-Nisa, 4/125) Tefsirlerin beyanına göre İbrahim (a.s.) malı ve davarı çok bir peygamberdi. Bununla birlikte Allah&#8217;ın kullarına ve misafire ikramdan duyduğu zevk sebebiyle misafirsiz sofraya oturmamaya büyük bir özen gösterirdi. Gelen misafirlerine koyunlarından kesip ikram ederdi. (bk. Rûhu&#8217;l &#8211; Beyan, II 293) Hz. İbrahim&#8217;in cömertliği o dereceye varmıştı ki en kıymetli varlığı olan oğlunu Hakkın muradıyla kurban etmekten çekinmemişti Aslında bu kurban olayı belki bir semboldü. İnsanın en sevdiği şeylerden bile Allah için geçebilmesi düşüncesini sembolize etmekteydi. İbrahim&#8217;in &#8220;Ben alemlerin rabbına teslim oldum&#8221; (el-Bakara 2/131) şeklindeki beyanı O&#8217;nun dışında bir değer tanımadığının ifadesiydi ki tasavvuf da saliklerini böyle bir teslimiyet ve sehavete çağırmaktaydı. Çünkü malı da canı da Allah yolunda vermektir gerçek cömertlik.<br />
2. Hz. İsmail&#8217;in Rıza ve Teslimiyeti<br />
Kur&#8217;an&#8217;da, oğlunu Hakk yolunda kurban etme emrini alan İbrahim&#8217;in, durumu oğlu İsmail&#8217;e haber verdiğinde aldığı cevap gerçek bir teslimiyet şahikasıdır: &#8220;Babacığım, nasıl emrolunuyorsan öyle yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulursun&#8221;. Böylece baba oğul, hükm-i İlahiye boyun eğip rıza ile teslîm oldular, (bk. es-Saffat, 37/102-103) Candan geçmek zordur. Hele hele henüz hayatın baharında insanın canını Yaratanı uğrunda verebilmesi ancak gönülden teslimiyetle olabilecektir. Süfi de bu anlamda teslimiyet sahibi olmak ve gönlünü gerçek sahibine ısmarlayarak. Yunusleyin:<br />
İsmailim Hakk yoluna<br />
Canım kurban eylerim<br />
diyebilmek durumundadır. Bu yüzden tasavvufta rıza ve teslimiyet manevî makamların en yücesi sayılmıştır. Rıza:<br />
Hoştur bana senden gelen<br />
Ya gonca gül, yahut diken<br />
Ya hıl&#8217;at ü yahud kefen<br />
Lütfün da hoş, kahrın da hoş<br />
diyebilme anlayışıdır.<br />
3- Hz. Eyyûb&#8217;un Sabrı<br />
Hz. Eyyûb (Aleyhisselam .) ile sabır kavramı nerede ise özdeşleşmiştir. Kur&#8217;an&#8217;da sabrın sembolüdür Hz. Eyyub. Amansız bir derde duçar olan bu büyük peygamber, hastalığının Hakk&#8217;tan geldiğini bildiği için asla sızlanmamış aksine bunu kendisi için Hakk&#8217;a yakınlığa vesile olarak görmüştür,. Nitekim Kur&#8217;an&#8217;da bu durum şöyle anlatılır:&#8221;Eyyûb (Aleyhisselam .): Rabbına başıma bu dert geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin, diye niyazda bulunmuştu.&#8221; (bk. el-Enbiya, 21/83-84) Eyyüb varlıklı ve geniş bir aileye mensuptu. Fakat evinin yıkılması sonucu aile fertlerinin çoğu öldü. Malı mülkü elinden gitti. On yıldan fazla süren ağır bir hastalığa müptelâ oldu. Bütün bu musibet ve sıkıntılara rağmen halinden şikayet eder duruma düşmemek ve takdire rızada sabır göstermek için durumunu Cenab-ı Hakk&#8217;a arz etmekten; Ondan sıhhat ve afiyet istemekten bile çekindi. Nihayet esinin ısrarı ile bu kadarcık bir arz-ı halde bulundu. Çünkü sızlanmadan dua ve arz-ı hal caizdi. Hatta Hak Teala&#8217;nın hoşuna giden bir durumdu. Bu dua üzerine Allah Teala kullukta daim olanlara bir rahmet olmak üzere onun derdini giderdi ve hastalığına şifa verdi. Hem de ona yeniden geniş bir aile kurmayı nasib etti. Bütün bu olup bitenler sırasında Allah Teala Eyyub&#8217;u sabırlı bir kul olarak bulduğunu beyan buyurmaktadır. (bk. Şad, 38/43-44) Eyyub sabrı Hakk yoluna giren salik ve dervişin en büyük destekçisi ve sığınağıdır.<br />
4-Hz. Zekeriya&#8217;nın işaretle Konuşması<br />
Tasavvuf&#8217;ta &#8220;işaret&#8221; lafızlar daki mananın derinliğini araştırma yöntemidir. Kur&#8217;an tefsin ile hadis yorumunda &#8220;İşarî&#8221; diye bilinen bir usul vardır. Kur&#8217;an&#8217;ın Kur&#8217;an ve hadis ile tefsirine &#8220;rivayet tefsiri&#8221;, akli istidlaller, edebi ve lugavi tahlillerle tefsirine &#8220;dirayet tefsiri&#8221; denildiği gibi keşf ve ilhama dayalı olarak iç manaya nüfuz şeklindeki tefsirine de &#8220;işari tefsir&#8221; denilir. Bu işaret kavramı, meselelerin remiz ve sembollerle ancak ehlinin anlayabileceği bir platformda tartışıp anlatmaktır. Sufiler bu metodu Zekeriya Peygamber&#8217;in bu konudaki durumuyla irtibatlandırırlar. Bilindiği gibi erkek evladı olmayan Zekeriya (Aleyhisselam .) ilerlemiş yaşında Cenabı Haktan hayırlı bir nesil talebinde bulundu. Hak Teala da onun duasını kabul ile kendisine bir erkek evlat ihsan edeceğini müjdeledi. Bu sefer Zekeriya ihtiyarladığını ve karısının kısır olduğunu düşünerek bunun nasıl gerçekleşeceğini merak etmeye başladı ve evlat müjdesi konusunda Allah Teala&#8217;dan bir işaret ve alamet istedi. Bunun üzerine Allah ona: &#8221; senin için bu konudaki alamet, insanlarla üç gün süreyle ancak işaret yoluyla konuşabilmendir&#8221; buyurdu. (bk Ali İmran, 3/38-41; Meryem, 19/7-11)<br />
Tasavvufta açık lafızlarla detaylı anlatımlardan çok özlü ve remizli anlatımlar vardır. &#8220;Arife işaret yeterlidir&#8221; &#8220;Arif olan anlar&#8221; &#8220;Dil dudak: deprenmeden sözden anlayan gelsin&#8221; ifadeleriyle kalpten kalbe olan yolun gözden ve gönülden geçtiği, çoğu lafızların buna tercüman olmaktan aciz düştüğü anlatılmak istenmiştir.&#8221;<br />
5- Hz. Yahya&#8217;nın garipliği<br />
Tasavvuf yolu genelde gurbet yoludur. Çünkü insanın insanlara karşı olan gurbet ve yalnızlığı Hak&#8217;ka gurbet ve yakınlık sonucunu doğurur. Hz. Zekeriya&#8217;nın oğlu ve Hz. İsa&#8217;nın teyzezadesi olan Yahya (Aleyhisselam .) genellikle etrafında kendisine inananların azlığı ve milleti tarafından şehit edilmesi sebebiyle garip sayılmıştır. Hz. Yahya kendi vatanında ve kavmi arasında bile garip yaşamıştır, bu garipliğine rağmen doğumunda ölümünde ve dirilişinde daha doğrusu insanın hep yalnız kaldığı demlerde Allah&#8217;ın kendisine selam olsun dediği bir peygamberdi o.(bk Meryem, 19/15)<br />
Hz. Yahya&#8217;ya atfedilen bu yalnızlık ve gurbet düşüncesi hadis-i şeriflerde de ilgi çekici boyutlardadır. Nitekim bu konudaki bazı hadisler şöyledir. &#8220;Kendini bu dünyada garip bir yolcu say &#8221; (Buharî, Rikak, 3, Tirmizi, Zühd, 25, ibn Mace, Zühd 3) &#8216;İslam garip olarak başlamış, yine o başlangıcındaki garipliğe dönecektir Ne mutlu o gariplere , Yanı o gariplik ve yalnızlık zamanında da imanı seçenlere &#8221; (Müslim, iman, 232) &#8220;Garipler benden sonra bozulan sünnetimi ıslaha çalışanlardır&#8221; (Tirmizi, iman, 13)<br />
6- Hz. İsa&#8217;nın seyahati<br />
Hz. İsa insanları ve özellikle İsrailoğulları&#8217;nı tevhide çağırmak ve onları Allah&#8217;ın diniyle buluşturmak için çok seyahat eden ve sıkça dolaşan bir peygamberdi. Tasavvuftaki salikleri &#8220;seyahat&#8221; metoduyla eğitmek bir bakıma Hz. İsa&#8217;nın sünnetidir. Seyru sülükte seyahatten başka bir de halvet ve sohbet metotları vardır.<br />
İsa&#8217;nın yolculukları sırasındaki Hakk&#8217;a tevekkül ve inkıyadı konusunda Tasavvuf kitaplarımızda çeşitli rivayetler yer almaktadır. Nitekim Hücviri der ki: &#8220;İsa her şeyden tecerrüd ederek seyahat ederdi. O derecede ki, yanında bir tasla bir taraktan başka bir şey bulunmazdı. Bir kısmın avuçlarıyla su içitiğini görünce tasını, bir başkasının da parmaklarıyla saçlarını taradığını görünce tarağını atmıştı.&#8221; (bk Keşfül Mahcûb tercemesi, s. 120) O&#8217;nun bu hali masivaya değil,sadece Hakk&#8217;a güven duyma konusunda süfilere rehber olmuştur.<br />
7- Hz. Musa&#8217;nın Sûf (yünlü) Giymesi<br />
Eskiden yünlü elbise giymek tevazu işareti sayılırdı. Çünkü bugünkü gibi apre ve fıksaj işlemleri ile yünü yumuşatma imkanı olmadığından yünlü elbiseler insanın vücudunu tahriş eder, pamuklu ve ipekliler kadar rahat vermezdi. Sufîler Hz. Musa&#8217;nın yünlü giydiği rivayetleri esas alarak Suf giymeyi adet olarak benimsemişlerdi. Nitekim İbn Mes&#8217;ud un rivayetine göre Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem<br />
buyurmuştur ki &#8220;Musa Rabbına mulâkî olup O&#8217;nunla konuştuğunda üzerindeki elbisesi, cübbesi, pantolonu ve başlığı hep yündendi&#8221; (bk Tirmizi, Libas, 10)<br />
Rabbiyle mülakî olmaya giden bir büyük peygamberin üzerindeki yün libas ananesi Hz. Peygamber ve ashabında da devam etmiş, abid ve zahid kimselerin geleneksel kisvesi haline gelmiştir. Hatta bu yüzden hicri ikinci asırdan itibaren abidler yünlü giyen manasına &#8220;süfî&#8221; lakabıyla anılmış ilimlerine de aynı kökten &#8220;tasavvuf&#8221; denilmiştir.<br />
8. Hz. Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem )&#8217;in Fakrı<br />
Daha önce &#8220;Fakr&#8221; konulu makalemizde (bk. Altınoluk Mayıs 1994) belirttiğimiz gibi &#8220;fakr&#8221; Hz. Peygamberin sıfatıdır. Çünkü o, &#8220;fakirlik medar-ı iftiharımdır&#8221; buyurarak Allah&#8217;a muhtaç olma bilinciyle kendinde varlık görmemek kendisi için değil Allah için olmak anlamına gelen fakr&#8217;ı ihtiyar etmiştir. Hatta &#8220;melik nebi&#8221; yada &#8220;kul peygamber&#8221; olmak konusunda muhayyer bırakıldığında kul peygamber olmayı tercih etmiştir. Allah Teala bütün yeryüzünün anahtarlarını kendisine verdiği ve kendisini sıkıntıya sokmamasını, bu hazinelerden güzelce yararlanmasını istediği halde o daima demiştir ki &#8220;ilahî, beni bir gün doyur bir gün aç bırak&#8221; (bk Heysemi, Mecmau&#8217;z &#8211; Zevaid, IX, 192)<br />
Hz. Peygamberin yaşadığı ruhî, manevî ve zühdî hayat, onun örneklediği yapıda diğer peygamberlerle de bütünleşerek tasavvuf adıyla ortaya çıkmıştır. Aslında burada sayılan özelliklerin hepsi Hz. Peygamber de bulunmakla birlikte diğer peygamberlerden de teyid edilmiş böylece İslam&#8217;ın ve İslam tasavvufunun kemali gözler önüne serilmiştir.<br />
Prof. Dr. Hasan Kâmil Yılmaz<br />
1995 &#8211; Ocak, Sayı: 107, Sayfa: 032 Altınoluk Dergisi</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamadogru.com/tasavvuftaki-peygamber-hasletleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Anne-Babaya Hürmet</title>
		<link>http://www.islamadogru.com/anne-babaya-hurmet.html</link>
		<comments>http://www.islamadogru.com/anne-babaya-hurmet.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 14:47:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hanife</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSLAMİ VE DİNİ KONULAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamadogru.com/?p=208</guid>
		<description><![CDATA[Anne-Babaya Hürmet
Anne-baba, insanın en başta hürmet edeceği kudsî iki varlıktır. Onlara hürmette kusur eden, Hakk&#8217;a karşı gelmiş olur. Onları hırpalayan er-geç hırpalanmaya maruz kalır. İnsan daha küçük bir canlı olarak var olmaya başladığı andan itibaren hep anne-babanın omuzlarında ve onlara bir yük olarak gelişir. Bu konuda ne peder ve validenin çocuklarına karşı olan şefkatlerinin derinliğini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Anne-Babaya Hürmet</p>
<p>Anne-baba, insanın en başta hürmet edeceği kudsî iki varlıktır. Onlara hürmette kusur eden, Hakk&#8217;a karşı gelmiş olur. Onları hırpalayan er-geç hırpalanmaya maruz kalır. İnsan daha küçük bir canlı olarak var olmaya başladığı andan itibaren hep anne-babanın omuzlarında ve onlara bir yük olarak gelişir. Bu konuda ne peder ve validenin çocuklarına karşı olan şefkatlerinin derinliğini tayine, ne de çektikleri sıkıntıların sınırını tesbite imkân vardır.</p>
<p>Anne-babanın kadrini bilip, onları Hakk&#8217;ın rahmetine ulaşmaya vesile sayanlar, bu dünyada da öte dünyada da en talihlilerdendir. Onların varlıklarını istiskal edip, hayatlarına karşı bıkkınlık gösterenler ise, sürüm sürüm olmaya namzet bir kısım bedbahtlardır.</p>
<p>İnsan anne-babasına karşı hürmeti nisbetinde, Yaratıcısına karşı da hürmetkâr sayılır. Onlara hürmeti olmayanların Allah&#8217;a da hürmet ve saygısı yoktur. Günümüzde, ne garip tecellilerdendir ki, sadece Allah&#8217;a karşı saygısız olanlar değil, O&#8217;nu sevdiğini iddia edenler de anne-babalarına isyandan geri kalmamaktadırlar.</p>
<p>Özellikle anneler, dünyada ukba eksenli varlıklardır. Hilkatteki rol ve istihdamları ile elde ettikleri mükâfatları, çektikleri zorluk ve sıkıntılarıyla gördükleri karşılık arasındaki orantısızlık bu gerçeğin en açık delilidir. Bunun böyle olduğunu anlamak için uzun boylu araştırmaya da gerek yoktur. Onların bir ömür neler ekip neler biçtiklerine, neler çekip neler bulduklarına göz atmak yeterlidir.</p>
<p>İslâm aileye ve onun temel iki direği olan anne-babaya çok önem vermiş, sağlam ailelerden oluşan toplumun sağlıklı olacağını ifade ederek bu konuda birçok önemli prensip vazetmiştir. Allah hakkından sonra anne-baba hakkı zikredildiği gibi, cennet de annelerin ayakları altına serilmiştir. </p>
<p>Cenab-ı Hakk şöyle ferman ediyor: &#8220;De ki: &#8220;Gelin, Rabb&#8217;inizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O&#8217;na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin.&#8221;(En&#8217;am, 6/151) &#8220;Biz insana, ana babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Anası onu zahmetle taşıdı ve zahmetle doğurdu. (Ana karnında) taşınması sütten kesilmesi otuz ay sürdü.&#8221;(Ahkaf, 46/15) &#8220;Bana ve ana babana şükret, dönüş banadır.&#8221;(Lokman, 31/14) </p>
<p>Bir insanın en yakını anne-babasıdır. Her iyilikte olduğu gibi, dualarımızda da önceliğin onlara verilmesi gerektiğini Kur&#8217;ân şu ifadelerle belirtiyor: &#8220;Ey Rabbim! Amellerin hesap olunacağı gün, beni, anne-babamı ve mü&#8217;minleri bağışla!&#8221;(İbrahim, 14/41) Demek ki, önce insanın kendisi, sonra anne-babası geliyor. Zaten bu husus insan olmanın, insanî duygularla bezenmenin bir ifadesidir. Aslında insan olan bir insan en yakın daireden en uzak daireye uzanan çizgide derecelerine göre diğer insanların dertleriyle dertlenir, sevinçlerinden sevinç duyar. Diğer bir nokta da şudur: Nasıl bir insanın anne-babası hakkında yaptığı istiğfar makbul ise, öyle de insanın anne-babasının mazhar olduğu nimetler adına şükrü de geçerlidir. Yani bir insan anne-babasına gerçek anlamda evlatlık yapmadıysa, geride onun yapacağı şey şudur: Dilini onlar hesabına hayırda kullanmak&#8230; &#8220;Allah&#8217;ım! Hamdim, tesbihim, tehlilim, istiğfarım onlara raci olsun.&#8221;demek bu türdendir. Nitekim Hz. Süleyman, şöyle derken bunu yapanlardan olduğunu göstermiştir: &#8220;Rabbim, beni, gerek bana, gerek anne-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl.&#8221;(Neml, 27/19) </p>
<p>Bir başka ayette şu ifadeler bulunuyor: &#8220;Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi yaşlanırsa, kendilerine &#8220;öf!&#8221;bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onlara şefkat, tevâzu ile kol kanat ger ve şöyle diyerek dua et &#8220;Ya Rabbi! Küçüklüğümde onlar beni nasıl özenle yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle) rahmet et!&#8221;(İsra, 7/23-24)</p>
<p>Bu ayetleri Üstad Bediüzzaman şöyle tefsir etmektedir:&#8221;Ey hanesinde ihtiyar bir vâlide veya pederi veya akrabasından veya iman kardeşlerinden bir amel-mânde veya âciz, alîl bir şahıs bulunan gafil! Şu âyet-i kerimeye dikkat et bak: Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı surette ihtiyar vâlideyne şefkati celbediyor. Evet dünyada en yüksek hakikat, peder ve vâlidelerin evlâdlarına karşı şefkatleridir. Ve en âlî hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünki onlar, hayatlarını kemal-i lezzetle evlâdlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyle ise, insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılab etmemiş her bir veled; o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisane hürmet ve samimane hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnud etmektir. Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.</p>
<p>İşte o mübarek ihtiyarların vücudlarını istiskal edip ölümlerini arzu etmek, ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır bil, ayıl! Evet hayatını senin hayatına feda edenin zeval-i hayatını arzu etmek, ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla!</p>
<p>Ey derd-i maişetle mübtelâ olan insan! Bil ki senin hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi ve musibet dafiası, hanendeki o istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme: &#8220;Maişetim dardır, idare edemiyorum.&#8221;Çünki onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dîk-ı maişetin daha ziyade olacaktı. Bu hakikati benden inan. Bunun çok kat&#8217;î delillerini biliyorum, seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum. Şu sözüme kanaat et. Kasem ederim şu hakikat gayet kat&#8217;îdir, hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslim olmuşlar. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat, sana kanaat vermeli. Evet kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahman, Rahîm ve Latif ve Kerim olan Hâlık-ı Zülcelali Vel&#8217;ikram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet latif bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi; çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi, bereket suretinde gönderir. Onların iaşelerini, tama&#8217;kâr ve bahil insanlara yükletmez. &#8220;Şüphesiz rızık veren sağlam kuvvet sahibi olan ancak Allah&#8217;tır.&#8221;(Zariyat, 51/58) &#8220;Nice canlılar vardır ki, rızıklarını kendileri elde edemezler. Sizlerin de onların da rızkını veren Allah&#8217;tır.&#8221;(Ankebut, 29/60) âyetlerinin ifade ettikleri hakikatı, bütün zîhayatın enva&#8217;-ı mahlukları lisan-ı hal ile bağırıp, o hakikat-ı kerimaneyi söylüyorlar. Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlukların rızıkları dahi, bereket suretinde geliyor. Bunu teyid eden ve kendim gördüğüm bir misal: Benim yakın dostlarım bilirler ki; iki-üç sene evvel her gün yarım ekmek, -o köyün ekmeği küçük idi- muayyen bir tayinim vardı ki, çok defa bana kâfi gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misafir geldiler. O aynı tayinim hem bana, hem onlara kâfi geldi. Çok kerre de fazla kalırdı. İşte şu hal o derece tekerrür edip bana kanaat verdi ki, ben kedilerin bereketinden istifade ediyordum. Kat&#8217;î bir surette ilân ediyorum: Onlar bana bâr değil; hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.</p>
<p>Ey insan! Madem canavar suretinde bir hayvan, insanların hanesine misafir geldiği vakit berekete medar oluyor; öyle ise mahlukatın en mükerremi olan insan ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyan aceze, alîl ihtiyareler ve alîl ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyade lâyık ve müstehak bulunan akrabalar ve akrabaların içinde dahi en hakikî dost ve en sadık muhib olan peder ve vâlide, ihtiyarlık halinde bir hanede bulunsa, ne derece vesile-i bereket ve vasıta-i rahmet ve &#8220;Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasa idi, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti.&#8221;sırrıyla, ne derece sebeb-i def&#8217;-i musibet olduklarını sen kıyas eyle.</p>
<p>İşte ey insan! Aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. &#8220;Ceza, yapılan hatanın cinsinden olur.&#8221;sırrıyla, sen vâlideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define; onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskal etmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve seri-üt teessür kalblerini rencide etmek ile &#8220;hem dünyada hem de ahirette zarar ettiler&#8221;sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rahman istersen, o Rahman&#8217;ın vedialarına ve senin hanendeki emanetlerine rahmet et.</p>
<p>Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zât vardı. Dininde, dünyasında muvaffakıyetli görüyordum. Sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki, o muvaffakıyetin sebebi: O zât ise, ihtiyar peder ve vâlidelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riayet etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş. İnşâallah âhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen ona benzemeli. &#8220;Cennet anaların ayakları altındadır.&#8221;diyen Yüce Nebiye salat ve selâm olsun.&#8221;</p>
<p>Konuyla ilgili birçok hadis-i şerif de bulunmaktadır. Bir iki tanesini kaydetmekle yetiniyoruz. </p>
<p>Peygamber Efendimiz bir gün: &#8220;Yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun!&#8221;dedi. &#8220;Kime yazıklar olsun&#8221;denilince şu cevabı verdi: &#8220;Anne- babasının ikisi veya biri yanında yaşlandığı halde cennete giremeyen!&#8221;"Allah&#8217;ın rızası, babanın rızasındadır. Allah&#8217;ın memnuniyetsizliği de babanın memnuniyetsizliğindedir.&#8221;"Baba cennetin orta kapısıdır. Dilersen onu terk et dilersen muhafaza et.&#8221;</p>
<p>Ölümlerinden sonra anne-babanın kalan haklarını Efendimiz şöyle dile getiriyor: &#8220;Onlara dua, günahlarının affı için Allah&#8217;tan istiğfar etmek, vasiyetlerini yerine getirmek, onlar vasıtasıyla akraba olanlarla sıla-i rahmi yerine getirmek ve dostlarına ikramda bulunmak.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamadogru.com/anne-babaya-hurmet.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İncinmeyen ve İncitmeyen Peygamber</title>
		<link>http://www.islamadogru.com/207.html</link>
		<comments>http://www.islamadogru.com/207.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 04 Feb 2012 00:25:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>hanife</dc:creator>
				<category><![CDATA[İSLAMİ VE DİNİ KONULAR]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.islamadogru.com/207.html</guid>
		<description><![CDATA[
İncinmeyen ve İncitmeyen Peygamber
. 
 Kur&#8217;ân Allah Rasûlü&#8217;nün yaratıklara olan şefkatine, insanlara olan merhamet ve re&#8217;fetine işaret etmektedir: &#8220;Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin hüsranınıza üzülür, saadetinizi cidden ister; müminler için yüreği rikkatle ve merhametle çarpar!&#8221; (1)
Allah Teâlâ bu âyette kendi isimlerinden olan Rauf (çok şefkatli) ve Rahim (pek merhametli) sıfatlarını Peygamber [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
İncinmeyen ve İncitmeyen Peygamber<br />
. </p>
<p> Kur&#8217;ân Allah Rasûlü&#8217;nün yaratıklara olan şefkatine, insanlara olan merhamet ve re&#8217;fetine işaret etmektedir: &#8220;Size kendi içinizden öyle bir Peygamber geldi ki, sizin hüsranınıza üzülür, saadetinizi cidden ister; müminler için yüreği rikkatle ve merhametle çarpar!&#8221; (1)</p>
<p>Allah Teâlâ bu âyette kendi isimlerinden olan Rauf (çok şefkatli) ve Rahim (pek merhametli) sıfatlarını Peygamber Efendimiz&#8217;e de vermiştir ki, önceki peygamberlerden hiçbiri bu sıfatların ikisine birden mazhar olmamıştır.</p>
<p>Beşerî ilişkilerde empatinin en önemli vasfı yumuşaklıktır. Peygamberimiz de bu özelliği sebebiyle insanların kabulüne mazhar olmuş, gönüllere taht kurmuştur. Zaten beşerî münasebetlerde insanları etkileyen deha ve zeka değil, karakter ve tutarlı şahsiyettir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;Allah&#8217;ın Sana olan rahmeti sayesinde insanlara karşı yumuşak davrandın. Sen katı yürek!i, sert ve acımasız olsaydın insanlar etrafından dağılıverirlerdi.&#8221; (2) </p>
<p>İnsani ilişkilerin nirengi noktası, karşısındakinin farkına varmak ve onun da insan olduğu duygusuna ermektir. Sadece &#8220;kendi&#8221; merkezli yaşamak, &#8220;ben merkezli&#8221; düşünmek ve karşısındakileri hiçe sayıp görmezden gelmek insani ilişkilerin en önemli zaaf noktalarından biridir. Beşerî münasebetler, insan ilişkileri ve kişisel gelişimle ilgilenenler derler ki: İnsani ilişkilerin temel noktası, &#8220;empati&#8221; denilen kendini karşısındakinin yerine koyma prensibidir. Bu açıdan baktığımızda, Asr-ı Saadet&#8217;te insanlar Peygamber Efendimiz&#8217;in karakter ve şahsiyetine hayranlık duyarak sıcak bir duygu, yanık bir gönülle kendilerini O&#8217;nun etrafında pervane etmişlerdir. O&#8217;nun (sav), bulunduğu konumu şahsi çıkarları için kullanmayan, külfette en önde, nimet paylaşımında ise en sonda bulunması insanların gözünden kaçmamıştır. Medine&#8217;de sebebi bilinmeyen bir gürültü koptuğunda &#8220;Ne oldu, bu ses neyin nesi?&#8221; diyerek herkesin birbirinden medet umduğu bir sırada O, Ebû Talha (ra)&#8217;nın Mendub isimli atına binerek sesin geldiği yere gitmiş ve durumu tetkik ettikten sonra &#8220;Korkulacak bir şey yok&#8221; sözüyle ashabına sükunet telkin etmiştir. (3)</p>
<p>Diğer yandan, Hendek savaşında hendek kazımı esnasında Cabir b. Abdullah (ra)&#8217;ın sofrasına davet ettiği yüzlerce sahabeyi bizzat kendisi servis yaparak doyuran ve en sonunda sofraya oturan O&#8217;ydu. (4) O&#8217;ndaki bu fedakar, gözü tok ve riskten kaçınmayan tavır ashabının hayranlığını celb ediyordu.  </p>
<p>Allah Rasûlü&#8217;nün, yakın çevresinde bulunan aile fertlerinden başlayarak bütün ashabına ve topyekun insanlara karşı şefkat ve merhametle davrandığını, hiç kimseyi asla incitmediğini görüyoruz.</p>
<p>Gördüğü yanlışlar ve hatalar karşısında insanları uyarırken, &#8220;galat-ı ruyeti&#8221; kendine izafe ederek, yani kendisinin yanlış görmüş olduğunu söyleyerek &#8220;Bana ne oluyor ki ben bazı kardeşlerimi şu şu hallerde görüyorum.&#8221; (5) derdi. O bu ifadeleriyle, &#8220;Kardeşlerim böyle yapmaz, ben herhalde yanlış görüyorum.&#8221; demek isterdi.</p>
<p>Kendisine yapılan her türlü haksızlık ve yanlışa karşı olgunlukla mukabele eder, insanların yanlışlarını bağışlardı. Nitekim bir ganimet dağıtımı esnasında kendisinden bol miktarda ganimet isteyen, bunu isterken de yakasına yapışma cüretinde bulunacak kadar ileri giden bedeviye tebessüm ederek talebini yerine getirmiş ve bağışlamıştı. (6) Çünkü Allah Teâlâ: &#8220;(Ey Rasûlüm!) Sen af yolunu tut; bağışla; uygun olanı  emret; cahillere aldırış etme!&#8221; (7) buyurmuştu.</p>
<p>Haddini bilmeyen, sınırı aşan insanlarla ilişkide sürekli hoşgörülü davranmak, incinmemek ve incitmemek zor bir iştir. Hatta denilebilir ki incinmemek, incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir. Elinize, dilinize, gözünüze sahip olursunuz, kendinizi frenlersiniz ve insanları incitmeyebilirsiniz. Ama insanların ham, çiğ davranışları karşısında incinmemek elde olan bir şey değildir. Bu ancak çok engin bir gönülle aşılabilecek bir nefs engelidir. Allah Rasûlü incitmediği gibi incinmezdi de. Ashab arasında bedevilikten gelmeleri sebebiyle kaba davranışlar sergileyen insanlar olurdu. Hatta Mescid-i Nebî&#8217;ye bevletmeye kalkanlar bile vardı. Ancak, O bunlara kızmaz ve bu davranışları sergileyen kimseleri incitmemeye özen gösterirdi. Ashab arasında ölçüsüz tepki gösteren olursa onları da uyarır, hoşgörüye ve incitmeyen nazik tavra davet ederdi. (8) Kendisinden, zina etmek üzere izin istemeye gelen bir delikanlıyı hiç kırmadan, incitmeden birtakım sualler sormak suretiyle bu işin yanlış olduğuna inandırmış ve düşüncesinden vazgeçirmişti. (9)</p>
<p>Temelinde hamlık ve hoyratlık bulunan kaba davranışlar ve haddini aşan cinsten tavırlar insanları incitir, üzer ve gönüllerini kırar. Nübüvvet pınarının ser-çeşmesi olan peygamberler ve başta Hz. Peygamber incinmeme ve incitmeme konusunda insanlığa model olmuştur. Ahlaki erdemler de ancak model şahsiyetlerden öğrenilebilir. İslam tarihi boyunca ümmetin yaşadığı güzelliklerde Allah Rasûlü&#8217;nün yüce şahsiyetinin ve üstün karakterinin izleri vardır. İnsanlar O şahsiyete yaklaşabildikleri ölçüde toplumda kabule layık faziletlere ermişlerdir. İncinmeme ve incitmeme felsefesi edebiyatımızda da ayrı bir güzellik rüzgarı oluşturmuş ve pek çok şair bu konuda duygularını dile getirmiştir. Bunlardan biri olan Pertev Paşa bu manayı şöyle ifade eder:</p>
<p>Ne şemm et bülbülün verdin, ne de hârdan incin</p>
<p>Ne gayrın yârine meyl et, ne sen ağyârdan incin </p>
<p>Ne sen bir kimseden âh al, ne âh u zârdan incin </p>
<p>Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin </p>
<p>(Ne bülbülün aşık olduğu gülü kokla ne de dikenden incin, dikenden inciniyor ve korkuyorsan gülü koklamamalısın. Çünkü gülü seven dikenine katlanır.</p>
<p>Ne Allah&#8217;ın dışında başkasının sevgilisine ilgi duy, ne de ağyar sayılan Allah&#8217;ın dışındakilerden incin. Allah&#8217;ın dışındaki fani  şeylere gönlünü kaptırırsan incinirsin, çünkü faniye güvenmek sonuçta insanın güvenini yıkar.</p>
<p>Ne sen başkasından ah al, ne de başkasının ah u zarından incin. Çünkü başkasından ah alacak işler yapanın başkalarının kendisine ah çektirmesiyle incinmeye hakkı yoktur.)</p>
<p>Doğrusu başkasından incinmemek ve başkasını incitmemektir. Tek kelimeyle kalb-i selim sahibi olmaktır.</p>
<p>1) Tevbe, 9/128. Ayrıca bkz. Enbiya, 21/107.</p>
<p>2) Al-i İmran, 3/159.</p>
<p>3) İbn-i Sa´d, Tabakat, I, 373; Buharî, Edeb, 39.</p>
<p>4) Buharî, Megazî, 29; Vakıdî, II, 452.</p>
<p>5) Bkz. Buharî, Menakib, 25; Müslim, Salat, 119.</p>
<p>6) Buharî, Humüs 19, Libas 18, Edeb 68; Müslim, Zekat 128. Ayrıca bkz. Ebû Davud, Edeb 1; Nesaî, Kasâme, 24; İbni Mace, Libas 1.</p>
<p>7) Araf, 7/199</p>
<p> <img src='http://www.islamadogru.com/wp-includes/images/smilies/icon_cool.gif' alt='8)' class='wp-smiley' /> Buharî, Vudû´ 58, Edeb 80. Ayrıca bkz. Müslim, Taharet, 98-100; Ebû Davud, Taharet 136; Tirmizî, Taharet 112; İbni Mace, Taharet 78.<br />
Muhammed / Kimdir / Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz.</p>
<p>9) Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 256-257; Heysemî, Mecmau´z-zevâd, I, 129.</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.islamadogru.com/207.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

